Pazartesi, Aralık 31, 2007

+ zuhalolcay, kimsebilmez

Çarşamba, Aralık 26, 2007

sınavdan çıkınca kafeteryaya geçtim kahvaltı yapmamıştım, kahve ve böğürtlenli turta tadında birşeyler alırken onu gördüm, görüşmeyeli 5-6 yıl olmuştu, yine elinde sigara soğukta üşüyerek dışarıda duruyordu beni görünce "ne haber" dedi boğuk sesiyle "iyilik" dedim yorgunlukla aynı bıraktığımız gibi devam ediyordu, bi an merak ettim yaşadıklarını, sonra "hadi çıkalım" dedim "istiklalde takılırız biraz", "ok" dedi düşünerek "gezdir beni senin mekanlarda biraz ruhumuz açılsın" diyip sigarasının dumanını üfledi yavaş yavaş..

Perşembe, Aralık 20, 2007

k. efendi sabah uyandığımda yoktu, evi terk etmişti. bense yataktan kalkınca bilgisayara sarıldım ve sert olmayacak ama ruhumu kavrayacak bir şarkı aradım, istediğimi bulamadım fakat sabah sabah norah jones dinleyecek de değildim, dışarısı soğuktu ve hafif bir yağmur yağıyordu şehre, "neon bible, arcade fire" denk geldi tıkladım iki defa, sonra yüzümü yıkamadan doğruca mutfağa gidip çayın altını yaktım, ayaklarım üşümüştü, dün geceyi düşünerek pencereden dışarıya bakmaya devam ettim, y.nin evlenmesi tuhaf olmasa da ilginç gelmişti, doğal olarak rolümü oynadım, ayrıca o yan masadaki kızı bir yerlerden tanıyordum ama nerden onu hatırlasam diye içimden geçirdim..

* ernest hemingway once wrote, "the world is a fine place and worth fighting for." I agree with the second part. william somerset

+ tavsiye öykü : kabuk, erdinç akkoyunlu, notosöykü sayı 06

Çarşamba, Aralık 12, 2007

yay yalnızlığı

"ok, yayını arar sadağında. sadak, yay'ı arar ok'a dokunurken. yay, sessizliğin alfabesinde ırmaktır, tuhaf iri. tuhaf boş. yay, yaylanır boşluğunda, attığı artık ok değil, sadaktır; yuvarıdır, yuvasıdır, hamlesidir. hamle kabiliyetidir attığı. ok, yay'dan koptuğunda herşeyden önce sadağını terketmiştir."

burç hikayeleri, sayfa 222, küçük iskender

Cumartesi, Kasım 17, 2007

kışı kimi insanlar sevmiyor, mesela ben havanın soğukluğunu, gökyüzüne bakma isteğinin azalmasını, caddede insanların acele bir yerlere yetişme kaygılarını, karanlığın tüm şehri, sokaklarını ve evi ele geçirmesini hatırlarım, ruhum daralır, kış bir yerde aidiyettir, sığınılması gereken bir yer bulmaya zorlar insanı ve yalnızlığı sokar insanın gözüne gözüne. işte hal böyleyken eline yine kendin kalırsın, soğukta sokakta eli cebinde yürürken kurduğun hayal, sıcacık eve dönüp çay koyup, elinde kitap, güzel bir şarkı dinlemektir, mutlu olursun.

+ umbrella, tegan and sara
+ kim bilebilir aşkı, hande yener
+ tavsiye kitap : yazı ve yalnızlık, oğuz demiralp

Pazartesi, Ekim 29, 2007

"leyla gitti, mecnun ardı sıra
şimdi aynalar bakar aynalara.."

* mehmet bedri aluçlu

Cumartesi, Ekim 20, 2007

ayça şen başkan ve memo sorunsalı
+ radyoeksen 96.2 (17.00-19.00)

ne derlerse desinler, seviyorum ben bu şarkıyı..

+ grizzly bear, he hit me

"sanırım şehir uzakta kalıyor"
+ emre altuğ, yani



Pazartesi, Ekim 15, 2007

"uyuduğumuz geceler sanki hiç yaşanmamış gibidir. göz kırpmadığımız gecelerdir belleğimizde kalanlar: “gece” demek, uykusuz geçen gece demektir." e. m. cioran
+ paganpoetry, bjork

Pazar, Ekim 14, 2007

şehri istanbulda hafif bir yağmur ıslaklığını hissetmek ne güzel, dün asmalımescitten taksim meydanına doğru istiklalde tek başıma yürürken düşündüğüm şey buydu, cadde hıncahınç insan kalabalığıyla doluyken etrafıma bakıyordum, kulağımda müzik. bu insanları görmek, caddede yürümek, bu şehirde yaşamak beni mutlu ediyordu sonra köprüden kadıköye geçtim ara sokaklarında dolaştım, lokantalarda yemek yiyen ve alışveriş yapan insanlara baktım, içimden bir an "tutunamayanlar"ı okuma isteği uyandı yeniden, gittim tekrar aldım kitabı, dedim ki oğuz atay'ın kitabı yazarken gördüğü insanları gördüm ve yaşadığı deneyimleri yaşadım az da olsa. artık bu kitabı ve onu daha iyi anlayabilirim diye düşündüm, bir nevi duvardaki gölgeden ışığı görebileceğim hissi oluştu içimde, bu şehrin sokaklarında dolaşırken..


















+ foto: tutunamayanlar,moleschino
+ tavsiye kitap : kaptanın teknesi, sezgin kazymaz

Perşembe, Ekim 11, 2007

işte filmekimi seçmelerim;
*persepolis,vincentparonnaud&marjanesatrapi
çizgi film olması ve konusuyla fark yaratıyor, aldığı ödül cabası
*joestrummer: gelecekdahayazılmadı, julientemple
julien temple'ı pandaemonium'dan pek severim, yaşamı çoşkuyla anlatan yönetmene bir rock efsanesini anlatmak pek yakışır
*acrosstheuniverse, julietaymor bu film konusuyla bir masal havası yaratıyor beynimde, merak ettim
*paranoidpark, gusvansant elephant'ı izlemiştim ve beğendim doğrusu, bu da bir gençlik filmiymiş,gus van sant'ı severim, bu gençlik işlerini de kıvırdığına inanıyorum
*nefes, kimki-duk yönetmenini severim. iyidir, hoştur
*banasözver, emirkusturica
neşelenmek için birebir yönetmen



















+ foto : acrosstheuniverse, julietaymor

Pazar, Eylül 30, 2007

zaman hızla geçiyor bu şehirde, bu yaşantıda. bir fesleğenim oldu ve şimdilik kokmaya devam ediyor okşayınca yapraklarını..









+ eylül akşamı, bülentortaçgil&teoman

Cumartesi, Eylül 15, 2007

deus ex machina







- kadırga koyu yazıldığı kadar güzel ve ıssız.

















+ kadırga, murathanmungan

Cuma, Ağustos 10, 2007

Çarşamba, Temmuz 25, 2007

let me not to the marriage of true minds (Sonnet CXVI)

let me not to the marriage of true minds
admit impediments. Love is not love
which alters when it alteration finds,
or bends with the remover to remove.
o no! It is an ever-fixed mark
that looks on tempests and is never shaken;
it is the star to every wandering bark,
whose worth’s unknown, although his height be taken.
love’s not time’s fool, though rosy lips and cheeks
within his bending sickle’s compass come;
love alters not with his brief hours and weeks,
but bears it out even to the edge of doom.
-if this be error and upon me proved,
-I never writ, nor no man ever loved.

william shakespeare

+ ençokseni, kesmeşeker

Perşembe, Temmuz 12, 2007

memleketin haline kenardan köşeden bakan ben, hep kuşlar böceklerden bahsederken önümden geçen olaylara dalmamak için çatlıyorum nerdeyse :) şu seçim gündeminin beynimizi işgal ettiği bu günlerde, konuşanları dinlerken kimi zaman "doğru söylüyor ama gerçekten samimi mi" ya da "hadi lenn!" gibi nidalar atıyorum durmadan, böyle kan ritmim inip inip çıkıyor, en son dün gece sayın okan'ın "özlem siyasette yeni" tartışmasını izleyince ohh be dedim memlekette iyi ki seçim var, yoksa ne sıkıcı geçecekti şu günler, bak şimdi ne güzel insanlar birbirlerine giriyor bize de heyecan gark ediliyor durmaksızın, bi nevi biribizigözetliyor evi ruh hali benimkisi ama kimi haklı gördüğüm konusunda baskı yapmayın lütfen kesinlikle yorum yapmiyciiim..

özlem siyasette yeni-bölüm1
özlem siyasette yeni-bölüm2

Çarşamba, Temmuz 11, 2007

dayanılır gibi değil, böyle giderse bende buharlaşacağım. her ne kadar bişeyler yapmak istesem bile ürettiğim şey bolca terden başka birşey değil, sersemledim iyice ama çırpınmaya devam ediyorum. güzel yaz günleri yavaş yavaş akıp gidiyor, şimdilik kazanç hanemde, nefes almak ve hep okumayı ertelediğim "puslu kıtalar atlası" nın sayfaları var, arada sırada oynadığım iki yavru kedi ve şimdiden şişmanlamaya başlamış bir yavru köpekse arkadaşlarım. bu dinginliğe razı olurken, bi yerde kaçırdığım masstivale yanarım; sinead, cake, tori amos ve lauryn hill'li kadro bi daha nasıl bulunur bilmem ki, bakalım seneye şehre belki radiohead gelir ve yanında da kocaman bir sirk. (bkz : cirquedusoleil)

+ gölge, 110

Cumartesi, Temmuz 07, 2007

sakal









+ buradan uzaklara, cenk taner
(bi yerde kadıköy ruhu = ankara)

Çarşamba, Temmuz 04, 2007

"as if" de ki "sooz" a ne oldu acaba, bi de rastalı saçlarına fön çektiriyor mu gaari, merak ettim şimdi.

Perşembe, Haziran 28, 2007

lost in translation/güzelleme


















- deniz, deniz 200
- deniz 200, deniz
- uygunsa bora !

sabaha karşı aydınlanan gökyüzünü izlemek alışkanlık oldu ve doğan güneşi, ister bir sahil kasabasında, isterse benim gibi dağ başında ya da içiçe girmiş binaların kenarından bakmak gökyüzüne ve uzaklara, seviyorum ben bu hali, uzakta gördüğüm sıralanmış dağları, köyleri, bir yanda o düzlüklerdeki yaşamları, diğer yandaki sarp dağları, dicleyi. burda bulunduğum süre içinde çoğu zaman kendime sorduğum sorulardan birisi ise şu oldu "yaa ben şu taa ilerde, dicle kenarındaki köyde yaşayan insanlardan birisi olsaydım" anlamsız bir soru mu, ama bana hep ilginçten öte sanki gizli bir anlamı varmış gibi gelmiştir, zaman akıyor ellerimden ve hayata basit bir kolaycılıkla yaklaşmıyorum, anlam ve gizem daha çekici olmuştur benim için, geceleri o sınırsız düzlüklere bakınca, ki heryer görülüyor idil, nusaybin, habur, dicleye ışıkları vuran mardin ve batman'ın köyleri, ırak ve suriye şehirleri karşımda, insanoğlunun işgal ettiği topraklardaki izi çıkıyor karşıma, her taraf bir ışık curcunası, heryer aydınlanmış fakat sırtımı döndüğüm yöne bakınca karşıma çıkan koca bir ormandaki karanlık ve siirt dağlarının silüetinden başka birşey değil. şimdi uyumam lazım.

+ foto : bakış, jackk.
+ make this go on forever, snowpatrol

Pazartesi, Haziran 25, 2007











+ foto : kedi, jackk.
+ ex-factor, laurynhill

Salı, Haziran 19, 2007

su gibi

konuşmam artık, ağır sözler söylemem
bir düş için sabahları, göğsüme sedeften
bir çiçek işlerim.

hiç bilmedim, konuştuklarımdan ne anladın,
ormanın korkunçluğunu söyledim
ovanın serinliğini sustum,
sen uzun bir uykuyu uyudun, ben düş gördüm.

..

birhan keskin

- gizlisevda,behçetnecatigil

+ gabriel, lamb

Pazar, Haziran 17, 2007

gölgenin gölgesi


"ama diğer taraftan da sokak çok, aslında ağır bir yozlaşmadır,
ona karşı koymak..
sokağın belleğinden bahsedemeyiz, taşın belleğinden..
erkin koray işte ankara sokaklarından bahsederken,
kaldırımlardan bahsederken bu bi, çok romantik bi şey..
bunu yaşayan adam, bilir bunu..
taşın abi, taş taştır oraya kafayı koyduğun zaman anlarsın taşın taşlığını.."

+ dede murat, siya siyabend; thesoundofistanbul

- Melih Gülova, Ramazan Armutçuoğlu, Hasan Güreşen


Perşembe, Mayıs 31, 2007

evet olan oldu ve garden state'i izledim sonunda, o methiyeler düzülen küçük bağımsız film karşımdaydı artık ve scrubs'ı seven dolayısıyla zach braff'ı da seven ben bu filme ehh diyebildim sadece; zach'i severim iyi çocuktur, az top oynamadık mahallede onunla ama film bana nedense okul yıllarında okuduğum prozac toplumunu hatırlattı, yani aynı değil biliyorum ama o duygu donukluğu hali falan ne bileyim depresyona giresim geldi ama nerdee ben artık eskisi kadar duyarlı değil miyim neyim, tabii canım büyüdük yani.. natalie portman'da olmasa ne yapardım bilmiyorum, o mezar kazıcı arkadaşı ve o sonda çalan "let go"..

Cumartesi, Mayıs 19, 2007

çiçekler su ister

29mayıssalı- hanımeli; lonicera
28mayıspazt- kamelya; camellia
27mayıspazr- frezya; freesia
26mayıscumt- fulya; narcissus jonquilla
25mayıscuma- menekşe; viola tricolor
24mayısperş- orkide; phalaenopsis
23mayısçarş- erguvan; cercis siliquastrum
22mayıssalı- krizantem, kasımpatı chrysanthemum
21mayıspazt- sümbül hyacinthus orientalis20mayıspazr- şakayık paeonia mascula19mayıscumt- sevgi çiçeği; centaurea tchihatcheffii
18mayıscuma- lale; tulipa
17mayısperş- petunya; petunia
16mayısçarş- yasemin; jasminum
15mayıssalı- lisan-i sevir
14mayıspazt- süsen, zambak; iris











+ foto : süsen, jackk.
+ bahar şarkısı, yeni türkü

Pazar, Mayıs 13, 2007

ahmine'laşk/hyperballad



"so let go, jump in
oh well, whatcha waiting for
it's alright
'cause there's beauty in the breakdown
so let go, just get in
oh, it's so amazing here
it's alright
'cause there's beauty in the breakdown"




+ letgo, froufrou
+ foto : http://diostyos.deviantart.com/

BUFOTOĞRAFISEVİYORUM

Çarşamba, Nisan 25, 2007

aritmetik; toplama, çıkarma, çarpma, bölme
aşk

alegria
cirque du soleil

gizem, sihir ve sirk

-duende
film bittiğinde sinema salonunu hemen terk etmem, geçen yazılara bakar çalan müziği dinlerim, eğer film beni yakalamışsa özel anlardır yaşadıklarım..

+ alegria, francesca gagnon

Pazartesi, Nisan 02, 2007


lost, heroes ve howImetyourmother hoşta peki beni delip geçen yeditepe istanbulum nedir, nerdedir; o sözleri kara dehliz, bakışmaları derin koyu mavi, hayata ve aşka dair masallar gizli orada, gizemler, gizler saklı köşelerde, tıpkı şu yukarda ki fotoğraf gibidir bilirim, yüzlere bakınca ne görüyorsunuz şu arkadaşının omzuna elini atmış saf gülüşlü kızı, o paytak bakışlı çocuğu, fotoğraf çektirmenin ciddiyetindeki çocuğu, sevmemek elde mi..

*yusuf: "adım yusuf, otuzbeş yaşındayım. daha hiçbirşey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın. o yüzden kenarındayım..."

*tevfik: "ooo, işi ilerletmişsin, ne dedi duru?"
ömer: "ömer dedi. hiç kimse adımı bu kadar güzel söyleyemez..."

seneler önce aldığım 2 ciltlik ali-aziz nesin mektuplaşmalarını bitirebildim nihayet, yaklaşık 1130 safya olan mektuplar okuması zevkli, ufuk açıcı ve akıp giden yaşamları dışardan gözlem fırsatı veren; biyografi gibi farazilere, kurguya dahil olmayan, baba aziz ve oğul ali nesin' in gerçeğe en yakın insanlık hallerini sunan bir kitap; isviçre' de ki lise yıllarından, bilkentte öğretim görevliliğine, nesin vakfının kurulmasına kadar 20 seneye yakın bir zaman süreci elinizin altında, okumanızı tavsiye ederim, pişman olmazsınız..

+ my istanbul, mizan
+ foto : threeschoolchildren, nuribilgeceylan

Salı, Mart 20, 2007






















"and you'll be wrapped around my finger
I'll be wrapped around your finger"

evet mart ayı çevreledi dört bir yanımı, güzel haberler geliyor yurdun dört bir yanından, ilk güzel haber sevgili enis beyin "izmir" adında bir meleği olduğunu öğrenmem oldu, çok sevindim :) sevdiğim kendime yakın gördüğüm birinin küçük bir meleği oldu, işte hayatın mucizesi..

ikinci bomba haber ise gökyüzünden gelen bir işaret; 15 temmuzda tori amos geliyor istanbula, iki yıl olmuş olacak onu dinleyişimin, gerçi konsere pek odaklanamamıştım o zaman ama bu sefer dinlemek istiyorum canı gönülden, bakalım göreceğiz :)

+ wrapped around your finger, toriamos&björk

Pazar, Mart 11, 2007

kişi, yaşamı boyu,
bir yerde takılıp kalıp,
yolda olduğunu sanabiliyor;
ya da, ters taraftan,
sürekli yürüdüğü halde,
bir yerde durduğunu...

öyleyse önemli olan,
bir yerde bulunmak değil,
bulunduğu yerin bilincinde olmaktır;
aynı şekilde, yolda olmak değil,
yürüdüğü yolun bilincide olmak...

yer de, yön de, yol da,
bilinçtir.

yürüme, oruç aruoba









+ foto-kolaj : myownprivateidaho, riverphoenix & me

Cumartesi, Mart 03, 2007

gönül çukuru, "every night I cut out my heart. but in the morning it was full again."

nihayet "ingiliz hasta" karşıma çıktı, bu tarz sevdiğim ve beni hasta eden filmleri uzun zamandır görmezlikten geldiğimin farkındayım ama buna takıldım kaldım, ilk önce şunu belirtmeliyim ki evet gerçekten filmdeki hintli sih asker lost'daki naveen andrews'mış (sayid jarrah), ilginç bir detay. film ise harika, ben nedense zorluklara ragmen aşkın devam etme isteğini, kırılganlığı, insanların ruhlarındaki o büyük izleri, bir behçet necatigil şiirine benzetiyorum. filmin soundtrackini çok uzun zaman önce defalarca dinlemiş pek sevmiştim, hüzünlü bir albümdü, filmdeki ninni ise marta sebestyen'in seslendirdiği "en csak azt csodalom", diğer adıyla "lullabye for katharine"di, diğer aklımda kalanlarsa kadının mağarada beklerken yazdığı şeyler ve sevdiği erkeğin geri geleceğine olan inancı, william dafoe'nun gece ve sabahın oluşuna dair pencere kenarındaki sözleri, çöle hakim olan renkler, bir türlü unutulmayan o dans şarkıları, naveen'in manastırdaki salıncağı, coğrafyayla kadın vücüdunun ilişkisiydi; tepeler, çöller, nehirler ve bedende sahip olunmak istenen bir çukur, sahi neydi o çukurun adı?

zamanın birinde, genç bir adam sonsuzluğa "2007 martında görüşmek üzere" diye not düşmüştü, evet herkes gitti ama o halen buralarda, sevgi ve hüzünle anıyorum. "furkan ışık"

Pazar, Şubat 18, 2007

mor bir günde doğdum,
yağmur yağıyordu
ve sokaklar temizleniyor mu,
kirleniyor mu belli değildi.
duman ve sisin sardığı bir dünyaydi benimkisi.

uzandık,
“nerde başladıysa orda bitsin” dedim içimden
ama o kadar çok uzaktı ki, nerde başladığını unuttum.
sıcak bir geceydi ben terliyordum,
sana dokunmak beni terletiyordu, çok sıcaktın.
uyumak istiyordum ama imkansızdı,
ve bir kolumda sen omzuma yaslanmış farkındasız uyumaya çalışıyordun

ben sana aşık
sen bize tapıyordun,
puslu bir dans sonrası
rüyaya yattık.

Pazar, Şubat 04, 2007

l amant , marguerite duras

ilginç bir filmdi ve hoşuma gitmişti "real women have curves" gerçek kadınların kıvrımları var demek ne demek, ben cevaplayamadım, belkide cevaplamaya cesaretim yok bu soruyu, uğraşmak istemiyorum, en iyi kadınların cevaplayacağı düşüncesini peydahladım beynimden ve hızlıca uzaklaştım bölgeden.
ve bi de "are you the favorite person of anybody", miguel arteta, harika bir kısa film, gerçi sadece "en heyecanlı yeri"nde kısa bir bölümünü izleyerek bu kanıya vardım ama ben böyle iz bırakan bulutları severim, onların imgeleri ve bıraktıkları hoş duygular gerçekte olmasa da hoşuma gider, (film 3 dk 57 sn'miş, neymiş acaba bu 'kısa bir bölüm' merak ettim kendimi :) tabii böyle diyince aklıma "rumble fish"teki sadece renkli olan o balıklar geliyor, burda o balıkların renklerini söylemem gerektiğini düşünüyorum bi an ama hatırlamıyorum, içimden kırmızı ve mavi demek geçiyor ama bakalım neymiş.. evet doğru kırmızı ve maviymiş, geri kalan dünya ise sarı ve siyah..
aşk filmi diyince aklıma gelen, ruhumu yakalayan filmlerden birisidir, "sevgili",jean jacques annaud, gecenin kimi yarısı karanlıkta yakaladığım en hüzünlü filmdir, beni en çok etkileyen ise adamın giden sevgilinin ardından babası gibi afyona başlamış olmasıdır, işte nihai gerçek bu bence nasıl aşk önümüze afyon gibi uçucu, tatlı bir huzur, güzellik ve bilgelik bırakıyorsa, kaybıda o kadar bedel ödetiyor insana, geçmişte yaşadığı uçma hacmiyle, düşme mesafesi, şekli, rakımı, ölçülebilir veya ölçülemez şekilde ne olursa olsun önüne geliyor insanın ve sonrasıda malum.düşme.

Pazartesi, Ocak 29, 2007

yeni keşfim, geçte olsa; "I cant make me, butterfly boucher", klibide şahane ve "kördüğüm, mor ve ötesi", şarkının son bölümü insanı uçuruyor, bügünlerde sürekli dinlediklerim bunlar, ikiside harika. duvarda, bir gazete haberi "baharı bebek'te karşılayın" diyor ve içinde boğaz manzaralı bebek kahve'de oturan insanların fotoğrafı..

+ I cant make me, butterfly boucher
+ kördüğüm, morveötesi

Cuma, Ocak 19, 2007

ruhuma beklediğim tokat istemediğim yerden geldi; Hrant Dink öldürüldü, nasıl oluyor böyle şeyler hala, acı hemde pek acı, şaşkınım ve üzgün.

Salı, Ocak 16, 2007

kesif ya da saint-nazaire günlüğü

kesif'i okuyorum seneler sonra yine; enis batur'un fransa'da, atlantik kıyılarında, bir aylık sürede geçen, günlük ve mektuplaşmalarının bulunduğu ince kitapçık, benim değerlendirmeme göre okuyucuya yönelik cila niyetine sunulmuş bir eser, hoş bişey yani.
1999 ve 2001 yıllarında yaptığım okumaların üzerine tekrar bir keşif çalışması, işte bu okumadan bazı notlar. demiştim ve bitti kitap, işte tepecikler:
- enis batur'u anlamak bir dert bunu tekrar anladım, galiba 2-3 yıl sonra tekrar okumam gerekecek :)
- bana tanıdık gelen bir sahne, yaşayanınız vardır, biliyorum.
"Dün sabah, ben masamda çalışıyordum, Tül de arka odada resim yapıyordu. Birden ağlayarak yanıma geldi. Hemen anladım, karmaşık köklü gözyaşlarıydı bunlar: Burada olmaktan, kesintisiz birlikte olmaktan, kaosun ve huzursuzluğun uzağında olmaktan dolayı mutlu, bunlar biteceği, bunlar çok sonra bir gün biteceği için mutsuz, umutsuz olmak. Kaçılacak yer yoktur aslında. Nabız atıyor hep." sf. 23
- ve oğlu sarp'a yazdığı mektup. okuduğum günden beri hep aklımdadır, zevkli, uzun ve güzel bir paragrafı olmasına rağmen sizlere haksızlık edip sadece mottoyu aktaracağım buraya, belki kitabı okursunuz arada..
"Bir tek sahici hedef vardır: Kendi kendini ağır ağır, süreklilik içinde inşa etmek." sf.68

Perşembe, Ocak 04, 2007

eternal sunshine of spotless mind

bir çantam vardı, içinde pandoranın merakı ve tüm kötülükler, en dipte olan iyiliği saymıyorum bile tarih oldu çünkü. ben aslında artık kullanmadığım çantamdan ve üstüne koyduğum kutudan bahsetmek istiyordum, zaman bunuda yapıyormuş insana, yavaş yavaş bir duygusal arşiv sistemi ya da bir nevi mezarlık, yaşama alanın en görünmez köşesine atıyorum onları; belki neşeli, tüm güzelliğiyle hayatı hissettiğim anlar bakmak için, evet çantamın üstüne artık küçük bir kutu koydum ve kapadım, bakalım gelecek ne getirecek..

Çarşamba, Ocak 03, 2007

sinead o'connor ve yıldız tilbe

işte bunu seviyorum,
seneler sonra tekrar izlemek, insana zevk vermesinde ne yapsın
cnbce'ye bayılıyorum zaten ama e2'nin bana yaptığı en büyük iyilik
saturdaynightlive'ı tekrar izletmek oluyor herhalde
ve sinead o'connor'lı bölüm karşımda,
tekrar o bakışlar ve o ses, ürpertici
papanın resmini yırtması, anlayana..

aklıma nedense yıldız tilbe geldi, ilk çıktığı zamanlar o günler zırtpırt günaşırı köşeden bucaktan popçular çıkardı tabii önyargı ve gıcık olma hali had safhadaydı
tilbe'nin uyuşturucudan yakalanması ve birgün adliyeden çıkarken etrafındaki kameralara, insanlara aldırmaksızın "delikanlım"ı söylemesi beni etkilemişti; ne olursa olsun bu kadının kalbi var demiştim kendi kendime,ve ben kalbi olan insanları seviyorum..

neyse ben programı izlemeye devam edeyim,
henüz fotoğrafı yırtmadı, bekliyorum :)
göstermediler :(